Thursday, April 26, 2007
Dişlerinize Yeniden Kavuşun
Sebebi her ne olursa olsun dişlerinizden bir veya bir kaçını kaybettiyseniz, o dişlerin yerine mutlaka yenilerini koydurmanız gerekir. Yapılan araştırmalar, birçok kişinin kaybettikleri dişlerinin yerine yenilerini koydurmasının nedenlerinin, daha iyi göründüklerine inandıkları ve kötü görünen bir gülümseme yerine daha güzel gülümsemek, daha rahat konuşabilmek ve sonuçta bilinç altında yer alan kendilerine olan güvenlerini artırmak olduğunu göstermektedir. Estetik kaygılar önemli olmakla birlikte, kaybedilen dişlerin yerine yeni dişlerin konmasının, ağız sağlığı ve ileride olabilecek daha kötü sorunları önlemek açısından büyük önemi ve aciliyeti vardır.
Labels:
sağlık
Grip, Kalp Krizini Tetikleyebilir
Gribin, ölümle sonuçlanan kalp krizinin tetikleyicisi olabileceği bildirildi.
European Heart Journal'da yayınlanan araştırmaya göre, mevsimsel grip virüsü kalp hastalıklarını artırabiliyor ve grip mevsiminde kalpten ölümlerde artış görülüyor. Araştırma başkanı Texas-Houston Üniversitesi öğretim üyesi Dr. Muhammed Mecid, her yıl insanların yüzde 10 ila 20'sinin gribe yakalandığını belirterek, koroner kalp hastalıkları riski olanların aşı yaptırmasının iyi olacağını söyledi. Mecid ile St. Petersburg'daki Grip Araştırma Enstitüsünden meslektaşları, St. Petersburg'da 1993-2000 yılları arasında kalpten ölen insanların otopsi raporlarını inceledi. Araştırma kapsamındaki 11 bin 892 kişinin kalp krizinden, 23 bin kişinin de kronik kalp hastalıklarından öldüğü, kalp krizinden ölümlerin grip sezonunda üçte bir oranında, kronik kalp hastalığından ölüm riskinin de onda bir oranında arttığı saptandı. Mecid, "Bu araştırma, gribin kalp krizlerinin önemli bir tetikleyicisi olduğunu gösteriyor" dedi. Araştırmanın, uzmanların uzun zamandır inandığı, "insanlar doğrudan gripten ölmeseler de grip öldürebilir" görüşünü desteklediği belirtildi.
European Heart Journal'da yayınlanan araştırmaya göre, mevsimsel grip virüsü kalp hastalıklarını artırabiliyor ve grip mevsiminde kalpten ölümlerde artış görülüyor. Araştırma başkanı Texas-Houston Üniversitesi öğretim üyesi Dr. Muhammed Mecid, her yıl insanların yüzde 10 ila 20'sinin gribe yakalandığını belirterek, koroner kalp hastalıkları riski olanların aşı yaptırmasının iyi olacağını söyledi. Mecid ile St. Petersburg'daki Grip Araştırma Enstitüsünden meslektaşları, St. Petersburg'da 1993-2000 yılları arasında kalpten ölen insanların otopsi raporlarını inceledi. Araştırma kapsamındaki 11 bin 892 kişinin kalp krizinden, 23 bin kişinin de kronik kalp hastalıklarından öldüğü, kalp krizinden ölümlerin grip sezonunda üçte bir oranında, kronik kalp hastalığından ölüm riskinin de onda bir oranında arttığı saptandı. Mecid, "Bu araştırma, gribin kalp krizlerinin önemli bir tetikleyicisi olduğunu gösteriyor" dedi. Araştırmanın, uzmanların uzun zamandır inandığı, "insanlar doğrudan gripten ölmeseler de grip öldürebilir" görüşünü desteklediği belirtildi.
Labels:
sağlık
Sihirli Diziler ve Çocuklarımız
Psikiyatrist Prof. Dr. Nevzat Tarhan, sihir unsuru içeren dizileri izlerken, anne babaların çocuklarına yanlışı ve doğruyu anlatması gerektiğini söyledi.
Tarhan, yaptığı açıklamada, 7-8 yaşına kadar çocukların gerçeklik duygusunun gelişmediğini, sanalla gerçek arasındaki farkları ayırt edemediğini ifade ederek, özellikle 0-6 yaş arası çocukların bu dizilerdeki sihirleri gerçek gibi algılayabileceklerini belirtti. Çocuklarla ebeveynlerin, dizilerden ne anladıklarını ve aslında ne anlatılmak istendiğini konuşmaları gerektiğini vurgulayan Tarhan, ''Çocuk, bir şey izlerken kafasında kavramlar oluşur. Bu tür dizileri izlerken de anne babalar çocuklarına yanlışı ve doğruyu anlatmalı. Yani bu yaşlarda çocuklara 'gerçek algılama' öğretilmeli'' diye konuştu. -''ÇOCUĞU TEMBELLİĞE İTEBİLİR''- Sihir unsuru içeren dizilerin bazı olumlu yönleri de olabileceğini belirten Tarhan, şunları kaydetti: ''Bu tür dizilerin içeriğinde, iyilik yapmak ve kötülüklere karşı savaşmak gibi bazı toplumsal değerler var. Ayrıca, çocukların hayal dünyasını da genişletiyor. Zihinsel becerilerine katkı sağlıyor. Ancak, hayal kurmak zamanla çocuğu tembelliğe itebilir. Ya da gerçeklerden kaçıp, egosunu tatmin etme, kolaycılık ve zahmete girmeden elde etme yoluna götürebilir. Çünkü çocuk, gerçek dünyada yapamadığını hayal dünyasında yaparak kendini rahatlatıyor. Bu da çocuğu tembelliğe itiyor.'' Tarhan, çocukların haftada 20 saatten fazla televizyon izlemelerinin risk oluşturduğuna işaret ederek, ebeveynlerin mümkün olduğunca çocuklarını gözlemlemeleri gerektiğini, böylece çocuklarını olumsuz etkilerden koruyabileceklerini belirtti. -''GERÇEKLİKTEN UZAK BİR DÜNYA SUNUYOR''- Ankara Üniversitesi İlahiyat Fakültesi Öğretim Üyesi Doç. Dr. Öznur Özdoğan da sihir unsuru içeren dizilerin, eylem gücü olmayan, gerçeklikten uzak, hayal dünyasında yaşayan çocuklar yetiştirdiğini söyledi. Özdoğan, sihir unsuru içeren dizilerin çocukların eylem yapma güçlerini elinden aldığını ifade ederek, izletilmemesi gerektiğini belirten Özdoğan, şunları söyledi: ''Bu tür diziler, çocukların hayal dünyalarını etkileyerek, onların dünyayı bu dizilerdeki gibi sihirli algılamalarına neden oluyor. Çocukları, her şeyin hemen olacağına inandırıyor. Sonra sabırsız, aceleci bir toplum ortaya çıkıyor. Ayrıca, bu diziler gerçeklikten uzak bir dünya sunduğu için çocukları eylemsizliğe de yönlendiriyor ve onların zihinlerinde gerçek olmayan bir hayal dünyası yaratıyor.'' Bu tür dizilerin, çocukların zihinlerindeki ''Allah'' kavramını da yanlış oluşturduğunu belirten Özdoğan, ''Çocukların zekaları somut zekalardır, soyutlukları algılayamazlar. Bu dizilerle çocuklar, bilimsel olarak ''Tanrı tasavvuru'' diye adlandırılan 'Yaratıcı' imajını da yanlış anlıyorlar. Çocuklar, Allah'ın insanları sihir yaparak yarattığını düşünmeye başlıyor'' dedi. Sihir unsuru içeren dizilerin televizyon kanallarında özellikle çocukların izleyebileceği saatlerde yayınlandığını belirten Özdoğan, şunları kaydetti: ''Bu dizilerin kalkması konusunda belki bireylerin yetkileri yok. Fakat herkesin, bu dizileri çevresine, yakınlarına, çocuklarına izletmeme gibi bir gücü var. Yani, aile olarak o düğmeye basma gibi çok güzel bir yetkimiz var. O zaman bu konuda daha bilinçli davranabiliriz ve çocuklarımıza bu dizileri izletmeyebiliriz. Nasıl sağlığımıza sakıncalı şeyleri yemiyorsak, bu dizileri de izlememeliyiz. Çünkü bu diziler de ruh sağlığımız için zararlı.'' -''AİLELER FİLTRE GÖREVİ ÜSTLENMELİ''- Büyü ve sihir içeren dizilerin çocukların ilgisini çektiğini belirten Çocuk ve Ergen Psikiyatri Uzmanı Dr. Ahmet Çevikaslan da şunları söyledi: ''Kötülerin hakkından gelen çocuk kahramanlar, isteklerini yaptırmak amacıyla büyüklere kafa tutan küçükler, oyunbazlık yapan çocuklar ve doğa üstü güçler çocukların bu dizileri izlemelerine neden oluyor. Ekranlardaki çocuk karakterler, gerçek hayattakilere göre daha başarılı, güçlü, zeki ve bazen de üstün güçlerle donatılmış durumda ve hep iyiler kazanıyor. Bu durum ise çocuğun günlük yaşamdaki davranışlarını olumsuz yönde etkiliyor.'' Kendisine gelen hastalar arasında ailelerine cep telefonu aldırmak için kavga eden çocuklar ve okulda kendi aralarında cin, büyü ve sihir sohbetlerinden etkilenen çocukların başı çektiğini vurgulayan Çevikaslan, sihir ve büyü içeren dizilerin yapımcılarına ve ailelere tavsiyede bulunarak, ''Çocuk izleyicilerin duygusal ve zihinsel özellikleri hesaba katılmalı. Yapımcıların sorumluluğu yanında, anne babaların da evlerinde bu tür diziler için çocuklarına filtre görevi üstlenmeleri gerekiyor'' diye konuştu.
Tarhan, yaptığı açıklamada, 7-8 yaşına kadar çocukların gerçeklik duygusunun gelişmediğini, sanalla gerçek arasındaki farkları ayırt edemediğini ifade ederek, özellikle 0-6 yaş arası çocukların bu dizilerdeki sihirleri gerçek gibi algılayabileceklerini belirtti. Çocuklarla ebeveynlerin, dizilerden ne anladıklarını ve aslında ne anlatılmak istendiğini konuşmaları gerektiğini vurgulayan Tarhan, ''Çocuk, bir şey izlerken kafasında kavramlar oluşur. Bu tür dizileri izlerken de anne babalar çocuklarına yanlışı ve doğruyu anlatmalı. Yani bu yaşlarda çocuklara 'gerçek algılama' öğretilmeli'' diye konuştu. -''ÇOCUĞU TEMBELLİĞE İTEBİLİR''- Sihir unsuru içeren dizilerin bazı olumlu yönleri de olabileceğini belirten Tarhan, şunları kaydetti: ''Bu tür dizilerin içeriğinde, iyilik yapmak ve kötülüklere karşı savaşmak gibi bazı toplumsal değerler var. Ayrıca, çocukların hayal dünyasını da genişletiyor. Zihinsel becerilerine katkı sağlıyor. Ancak, hayal kurmak zamanla çocuğu tembelliğe itebilir. Ya da gerçeklerden kaçıp, egosunu tatmin etme, kolaycılık ve zahmete girmeden elde etme yoluna götürebilir. Çünkü çocuk, gerçek dünyada yapamadığını hayal dünyasında yaparak kendini rahatlatıyor. Bu da çocuğu tembelliğe itiyor.'' Tarhan, çocukların haftada 20 saatten fazla televizyon izlemelerinin risk oluşturduğuna işaret ederek, ebeveynlerin mümkün olduğunca çocuklarını gözlemlemeleri gerektiğini, böylece çocuklarını olumsuz etkilerden koruyabileceklerini belirtti. -''GERÇEKLİKTEN UZAK BİR DÜNYA SUNUYOR''- Ankara Üniversitesi İlahiyat Fakültesi Öğretim Üyesi Doç. Dr. Öznur Özdoğan da sihir unsuru içeren dizilerin, eylem gücü olmayan, gerçeklikten uzak, hayal dünyasında yaşayan çocuklar yetiştirdiğini söyledi. Özdoğan, sihir unsuru içeren dizilerin çocukların eylem yapma güçlerini elinden aldığını ifade ederek, izletilmemesi gerektiğini belirten Özdoğan, şunları söyledi: ''Bu tür diziler, çocukların hayal dünyalarını etkileyerek, onların dünyayı bu dizilerdeki gibi sihirli algılamalarına neden oluyor. Çocukları, her şeyin hemen olacağına inandırıyor. Sonra sabırsız, aceleci bir toplum ortaya çıkıyor. Ayrıca, bu diziler gerçeklikten uzak bir dünya sunduğu için çocukları eylemsizliğe de yönlendiriyor ve onların zihinlerinde gerçek olmayan bir hayal dünyası yaratıyor.'' Bu tür dizilerin, çocukların zihinlerindeki ''Allah'' kavramını da yanlış oluşturduğunu belirten Özdoğan, ''Çocukların zekaları somut zekalardır, soyutlukları algılayamazlar. Bu dizilerle çocuklar, bilimsel olarak ''Tanrı tasavvuru'' diye adlandırılan 'Yaratıcı' imajını da yanlış anlıyorlar. Çocuklar, Allah'ın insanları sihir yaparak yarattığını düşünmeye başlıyor'' dedi. Sihir unsuru içeren dizilerin televizyon kanallarında özellikle çocukların izleyebileceği saatlerde yayınlandığını belirten Özdoğan, şunları kaydetti: ''Bu dizilerin kalkması konusunda belki bireylerin yetkileri yok. Fakat herkesin, bu dizileri çevresine, yakınlarına, çocuklarına izletmeme gibi bir gücü var. Yani, aile olarak o düğmeye basma gibi çok güzel bir yetkimiz var. O zaman bu konuda daha bilinçli davranabiliriz ve çocuklarımıza bu dizileri izletmeyebiliriz. Nasıl sağlığımıza sakıncalı şeyleri yemiyorsak, bu dizileri de izlememeliyiz. Çünkü bu diziler de ruh sağlığımız için zararlı.'' -''AİLELER FİLTRE GÖREVİ ÜSTLENMELİ''- Büyü ve sihir içeren dizilerin çocukların ilgisini çektiğini belirten Çocuk ve Ergen Psikiyatri Uzmanı Dr. Ahmet Çevikaslan da şunları söyledi: ''Kötülerin hakkından gelen çocuk kahramanlar, isteklerini yaptırmak amacıyla büyüklere kafa tutan küçükler, oyunbazlık yapan çocuklar ve doğa üstü güçler çocukların bu dizileri izlemelerine neden oluyor. Ekranlardaki çocuk karakterler, gerçek hayattakilere göre daha başarılı, güçlü, zeki ve bazen de üstün güçlerle donatılmış durumda ve hep iyiler kazanıyor. Bu durum ise çocuğun günlük yaşamdaki davranışlarını olumsuz yönde etkiliyor.'' Kendisine gelen hastalar arasında ailelerine cep telefonu aldırmak için kavga eden çocuklar ve okulda kendi aralarında cin, büyü ve sihir sohbetlerinden etkilenen çocukların başı çektiğini vurgulayan Çevikaslan, sihir ve büyü içeren dizilerin yapımcılarına ve ailelere tavsiyede bulunarak, ''Çocuk izleyicilerin duygusal ve zihinsel özellikleri hesaba katılmalı. Yapımcıların sorumluluğu yanında, anne babaların da evlerinde bu tür diziler için çocuklarına filtre görevi üstlenmeleri gerekiyor'' diye konuştu.
Labels:
çocuk gelişimi,
sağlık
Kundak Kalça Çıkıklığı Yapıyor
Prof. Dr. Akın Kapubağlı, doğuştan kalça çıkığının her bin canlı doğumda iki üç tane görüldüğünü belirterek, “Ülkemizde her yıl 3-4 bin doğuştan birinde kalça çıkığı görülmektedir” dedi.
Doğuştan kalça çıkığında tedavi imkanının erken teşhisle yüzde 100'e yaklaştığını kaydeden Kapubağlı, “Birtakım alışkanlıklar, doğuştan kalça çıkıklarının erken teşhisini engellediği gibi tedaviyi de güçleştirmektedir. Kundak geleneği bulunan toplumlarda bu rahatsızlığın görülme oranı çok yüksektir. Bebeklere kesinlikle kundak yapılmamalıdır” diye konuştu. Uzman doktor, genetik bazı özellikleri olan çocuklarda ise kundak yapıldığı takdirde hastalığın görülme ihtimali daha da artmaktadır” dedi.
Doğuştan kalça çıkığında tedavi imkanının erken teşhisle yüzde 100'e yaklaştığını kaydeden Kapubağlı, “Birtakım alışkanlıklar, doğuştan kalça çıkıklarının erken teşhisini engellediği gibi tedaviyi de güçleştirmektedir. Kundak geleneği bulunan toplumlarda bu rahatsızlığın görülme oranı çok yüksektir. Bebeklere kesinlikle kundak yapılmamalıdır” diye konuştu. Uzman doktor, genetik bazı özellikleri olan çocuklarda ise kundak yapıldığı takdirde hastalığın görülme ihtimali daha da artmaktadır” dedi.
Labels:
sağlık
Kadınlarda Miyom
Miyom 30 yaş üzeri kadınların yaklaşık yüzde 20'sinde görülebiliyor. Ancak gerekli önlemler alındığında günlük yaşama devam edilebiliyor.
Uzmanlar özellikle 35 yaş üzerindeki bütün kadınların miyomlar ve rahim kanseri açısından değerlendirilmesi gerektiğini belirtiyor. Bahçelievler Medicana Hastanesi Kadın Doğum ve Hastalıkları Bölümü'nden Op. Dr. Özlem Dülger, rahim urları hakkında merak edilenleri ve tedavi yöntemlerini anlattı.
KISIRLIK NEDENİ OLABİLİYOR
“Miyomlar 30 yaş üzeri kadınların yaklaşık yüzde 20'sinde görülebilmektedir. Çoğunluğu hiç belirti vermemekle birlikte, belirtiler değişkin olabilmektedir. Miyomlar, rahmin tek düz kas hücrelerinde oluşmaya başlarlar ve bağ dokusu elemanlarını da içine alarak büyümeye devam ederler. Miyom birçok klinik tabloda karşımıza çıkabilir. Genellikle pelvik kitle veya gebelikte görülürse ayına göre büyük rahim olarak değerlendirilebilir. Bazı durumlarda yumurtalık tümörlerinden ayırt edilemeyebilir. Miyomun diğer önemli bulgusu anormal kanamadır. Kanamada âdet dönemi dışında ana kanamalar şeklinde olabildiği gibi âdet kanamasının miktarında artış biçiminde de olabilmektedir. Diğer bir bulgu pelvik ağrıdır. Büyüyen rahmin mesaneye baskı yapması, sık idrara çıkma şeklinde de belirti verebilmektedir. Miyomlar kısırlık problemine de sebep olabilir. Kansızlık en sık görülen bulgudur ve kanamanın şiddetine göre değişir. Bu tarz şikâyetleri olanlar vakit kaybetmeden bir uzmana başvurmalıdır. Ne kadar erken hareket edilirse tedavi o kadar başarılı olur.Miyom tanısında en fazla kullanılan cihaz ultrasondur, bazen BT veya MR görüntülemeden de faydalanılabilir. Laparaskopik ve histereskopik teşhis ve bazen tedavi amaçlı kullanılan endoskopik yöntemdir.”
Kişinin isteğine bağlı tedavi
“Belirti vermeyen ve kitlesi küçük olan miyomlar için periyodik muayene ile takip etmek genellikle yeterlidir.Hasta eğer menopoza girmeye yakın yaşlarda ise tedavi yapmadan menopoza girmesi beklenebilir. Daha genç yaşlarda ise tedavi, hastanın çocuk isteyip istememesine göre değişir. Çocuk isteğini tamamlamış, yaşı 40 civarında iri miyomlu hastalar için rahim alınması tedavisi uygulanabilir. Bu işlem sırasında yumurtalıkları alıp almamak diğer bir tartışma konusudur. Ailesinde yumurtalık ya da diğer genital kanserler bulunanlar için yumurtalıkları almak tartışmasız gereklidir. Ancak böyle bir şey söz konusu olmayıp yumurtalıklar fonksiyon görüyorsa ve yaşı da fazla ileri değilse yumurtalıklar bırakılabilir. Seçim hastanın durumuna göre yapılır. Çocuk sahibi olmak isteyenlerde sadece miyomun çıkarılması tercih edilen cerrahi yöntem olmalıdır.“
Uzmanlar özellikle 35 yaş üzerindeki bütün kadınların miyomlar ve rahim kanseri açısından değerlendirilmesi gerektiğini belirtiyor. Bahçelievler Medicana Hastanesi Kadın Doğum ve Hastalıkları Bölümü'nden Op. Dr. Özlem Dülger, rahim urları hakkında merak edilenleri ve tedavi yöntemlerini anlattı.
KISIRLIK NEDENİ OLABİLİYOR
“Miyomlar 30 yaş üzeri kadınların yaklaşık yüzde 20'sinde görülebilmektedir. Çoğunluğu hiç belirti vermemekle birlikte, belirtiler değişkin olabilmektedir. Miyomlar, rahmin tek düz kas hücrelerinde oluşmaya başlarlar ve bağ dokusu elemanlarını da içine alarak büyümeye devam ederler. Miyom birçok klinik tabloda karşımıza çıkabilir. Genellikle pelvik kitle veya gebelikte görülürse ayına göre büyük rahim olarak değerlendirilebilir. Bazı durumlarda yumurtalık tümörlerinden ayırt edilemeyebilir. Miyomun diğer önemli bulgusu anormal kanamadır. Kanamada âdet dönemi dışında ana kanamalar şeklinde olabildiği gibi âdet kanamasının miktarında artış biçiminde de olabilmektedir. Diğer bir bulgu pelvik ağrıdır. Büyüyen rahmin mesaneye baskı yapması, sık idrara çıkma şeklinde de belirti verebilmektedir. Miyomlar kısırlık problemine de sebep olabilir. Kansızlık en sık görülen bulgudur ve kanamanın şiddetine göre değişir. Bu tarz şikâyetleri olanlar vakit kaybetmeden bir uzmana başvurmalıdır. Ne kadar erken hareket edilirse tedavi o kadar başarılı olur.Miyom tanısında en fazla kullanılan cihaz ultrasondur, bazen BT veya MR görüntülemeden de faydalanılabilir. Laparaskopik ve histereskopik teşhis ve bazen tedavi amaçlı kullanılan endoskopik yöntemdir.”
Kişinin isteğine bağlı tedavi
“Belirti vermeyen ve kitlesi küçük olan miyomlar için periyodik muayene ile takip etmek genellikle yeterlidir.Hasta eğer menopoza girmeye yakın yaşlarda ise tedavi yapmadan menopoza girmesi beklenebilir. Daha genç yaşlarda ise tedavi, hastanın çocuk isteyip istememesine göre değişir. Çocuk isteğini tamamlamış, yaşı 40 civarında iri miyomlu hastalar için rahim alınması tedavisi uygulanabilir. Bu işlem sırasında yumurtalıkları alıp almamak diğer bir tartışma konusudur. Ailesinde yumurtalık ya da diğer genital kanserler bulunanlar için yumurtalıkları almak tartışmasız gereklidir. Ancak böyle bir şey söz konusu olmayıp yumurtalıklar fonksiyon görüyorsa ve yaşı da fazla ileri değilse yumurtalıklar bırakılabilir. Seçim hastanın durumuna göre yapılır. Çocuk sahibi olmak isteyenlerde sadece miyomun çıkarılması tercih edilen cerrahi yöntem olmalıdır.“
Labels:
sağlık
Uyku Apnesi Nedir?
Uyku bozuklukları toplumda gün geçtikçe artan önemli sorunlardan biri olarak karşımıza çıkıyor. Kaliteli bir uyku uyumadan ertesi güne sağlıklı ve mutlu başlamamız mümkün olamıyor.
Uyku bozuklukları toplumda gün geçtikçe artan önemli sorunlardan biri olarak karşımıza çıkıyor. Kaliteli bir uyku uyumadan ertesi güne sağlıklı ve mutlu başlamamız mümkün olamıyor. Gün boyu şehir hayatı veya iş hayatına bağlı yaşanan stres, dengesiz beslenme alışkanlıkları, hareketsizlik uyku bozukluklarına neden olabiliyor veya varolan uyku bozukluklarını da artırabiliyor. Uykusuzluk, horlama, uyku apnesi başlıca uyku bozukları olarak bilinse de uykuda bacak hareketler bozukluğu, huzursuz bacak sendromu, narkolepsi, katapleksi, diş gıcırdatma (bruksizm), gece yatağı ıslatma gibi oldukça geniş bir yelpazeye sahip. Sema Hastanesi Göğüs Hastalıkları Uzmanı Ayşe Türközü, Obstrüktif Uyku Apne, uykuda periyodik olarak nefes durmalarından (apne) kaynaklanan bir hastalık olarak tanımlıyor. Bu durum hastanın uyku kalitesini bozarak gün içi uykululuk ve halsizliğe neden oluyor. Horlama, uykuda nefesin durması, gün içi uykululuk, dikkatte azalma, unutkanlık, konsantrasyon güçlüğü, gece terlemesi, uykuda boğulur tarzda uyanma gibi başlıca bulgularla karşımıza çıkıyor. Ağır uyku apne sendromunda, ileri dönemde kalp ritim bozuklukları, koroner kalp hastalığı, hipertansiyon ve inme riskini artırdığı saptanmıştır. Uyku apnesi oldukça sık görülen bir hastalık. Orta yaş erkeklerde görülme sıklığı %24 iken, orta yaş kadınlarda da %9 civarında. Erkek hastaların %4’ünde, kadın hastalarında %2’sinde uyku apne hastalığına ait gündüz uykululuk, geceleri nefes durması gibi bulgular görülmektedir. Dr. Ayşe Türközü, hastalık eğer hastanın yaşam kalitesini bozuyorsa veya sağlık riski oluşturuyorsa mutlaka tedavi edilmelidir, dedi. Sağlık riski ise genelde ağır olgularda ortaya çıkıyor. Eğer uyku apneyi düşündüren bulgularınız varsa uyku çalışması yapılması gerekiyor. Polisomnografi ile beyin dalga aktivitesi, göz hareketleri, kas hareketleri ve solunum eforu değerlendiriliyor. Uyku apne dışındaki hastalıkların tanısında ve tedavinin yönlendirilmesinde kullanılmaktadır. Uyku apnenin tedavisinde birçok yöntemi kullanılıyor. Tedavi yöntemine hastalığın şiddetine göre karar veriliyor. Hafif şiddette uyku apne hastalarında eğer obezite sorunları varsa kilo vermeleri öneriliyor. Orta şiddetteki olgulara, eğer hasta cerrahi tedaviden fayda görecekse öneriliyor. Cerrahi yöntemlerde, boğazın arka kısmı açık tutulmaya çalışılıyor. Uvula ve nazofarenks bölgesine lazer yöntemi ile farklı cerrahi uygulamalar yapılabiliyor. Ağır şiddette Uyku Apnesinde ise maskeli cihaz kullanımı öneriliyor. CPAP dediğimiz bu cihaz apne esnasında sürekli pozitif basınç uygulayarak hava yolları açık tutmaya çalışılıyor. Uyku apnesi olan yetişkinler hastaların, iş verimi düşüyor. Yapılan araştırmalar sonucu bu kişilerde tansiyon sorunu ve kalp damar hastalıkları daha çok görülüyor. Beyin felci ve kalpte ritim bozukluğu, depresyon, insülin direnci geliştirme riskleri daha çok görülebiliyor. Uyku apnesi çocuklarda da görülebiliyor. Büyük bademciği ve geniz eti olan çoçuklarda da horlama ve uyku apnesi gözlenebilinir. Çocuklarda ortaya çıkan uyku apnelerinin erken teşhisi çok büyük önem arzediyor. Çünkü ihmal edilmiş teşhisler büyüme-gelişme geriliği, beynin oksijensiz kalması gibi çok ciddi problemlere veya uzun vadede akciğer ve kalp rahatsızlıklarına yol açabiliyor. Bunun yanında farklı nedenlere bağlanan okul başarısında azalma, öğrenme güçlüğü, sosyal izolasyon, çekingenlik, sinirlilik gibi sosyal problemlerin de ortaya çıkmasına neden olabiliyor.
Haber7
Uyku bozuklukları toplumda gün geçtikçe artan önemli sorunlardan biri olarak karşımıza çıkıyor. Kaliteli bir uyku uyumadan ertesi güne sağlıklı ve mutlu başlamamız mümkün olamıyor. Gün boyu şehir hayatı veya iş hayatına bağlı yaşanan stres, dengesiz beslenme alışkanlıkları, hareketsizlik uyku bozukluklarına neden olabiliyor veya varolan uyku bozukluklarını da artırabiliyor. Uykusuzluk, horlama, uyku apnesi başlıca uyku bozukları olarak bilinse de uykuda bacak hareketler bozukluğu, huzursuz bacak sendromu, narkolepsi, katapleksi, diş gıcırdatma (bruksizm), gece yatağı ıslatma gibi oldukça geniş bir yelpazeye sahip. Sema Hastanesi Göğüs Hastalıkları Uzmanı Ayşe Türközü, Obstrüktif Uyku Apne, uykuda periyodik olarak nefes durmalarından (apne) kaynaklanan bir hastalık olarak tanımlıyor. Bu durum hastanın uyku kalitesini bozarak gün içi uykululuk ve halsizliğe neden oluyor. Horlama, uykuda nefesin durması, gün içi uykululuk, dikkatte azalma, unutkanlık, konsantrasyon güçlüğü, gece terlemesi, uykuda boğulur tarzda uyanma gibi başlıca bulgularla karşımıza çıkıyor. Ağır uyku apne sendromunda, ileri dönemde kalp ritim bozuklukları, koroner kalp hastalığı, hipertansiyon ve inme riskini artırdığı saptanmıştır. Uyku apnesi oldukça sık görülen bir hastalık. Orta yaş erkeklerde görülme sıklığı %24 iken, orta yaş kadınlarda da %9 civarında. Erkek hastaların %4’ünde, kadın hastalarında %2’sinde uyku apne hastalığına ait gündüz uykululuk, geceleri nefes durması gibi bulgular görülmektedir. Dr. Ayşe Türközü, hastalık eğer hastanın yaşam kalitesini bozuyorsa veya sağlık riski oluşturuyorsa mutlaka tedavi edilmelidir, dedi. Sağlık riski ise genelde ağır olgularda ortaya çıkıyor. Eğer uyku apneyi düşündüren bulgularınız varsa uyku çalışması yapılması gerekiyor. Polisomnografi ile beyin dalga aktivitesi, göz hareketleri, kas hareketleri ve solunum eforu değerlendiriliyor. Uyku apne dışındaki hastalıkların tanısında ve tedavinin yönlendirilmesinde kullanılmaktadır. Uyku apnenin tedavisinde birçok yöntemi kullanılıyor. Tedavi yöntemine hastalığın şiddetine göre karar veriliyor. Hafif şiddette uyku apne hastalarında eğer obezite sorunları varsa kilo vermeleri öneriliyor. Orta şiddetteki olgulara, eğer hasta cerrahi tedaviden fayda görecekse öneriliyor. Cerrahi yöntemlerde, boğazın arka kısmı açık tutulmaya çalışılıyor. Uvula ve nazofarenks bölgesine lazer yöntemi ile farklı cerrahi uygulamalar yapılabiliyor. Ağır şiddette Uyku Apnesinde ise maskeli cihaz kullanımı öneriliyor. CPAP dediğimiz bu cihaz apne esnasında sürekli pozitif basınç uygulayarak hava yolları açık tutmaya çalışılıyor. Uyku apnesi olan yetişkinler hastaların, iş verimi düşüyor. Yapılan araştırmalar sonucu bu kişilerde tansiyon sorunu ve kalp damar hastalıkları daha çok görülüyor. Beyin felci ve kalpte ritim bozukluğu, depresyon, insülin direnci geliştirme riskleri daha çok görülebiliyor. Uyku apnesi çocuklarda da görülebiliyor. Büyük bademciği ve geniz eti olan çoçuklarda da horlama ve uyku apnesi gözlenebilinir. Çocuklarda ortaya çıkan uyku apnelerinin erken teşhisi çok büyük önem arzediyor. Çünkü ihmal edilmiş teşhisler büyüme-gelişme geriliği, beynin oksijensiz kalması gibi çok ciddi problemlere veya uzun vadede akciğer ve kalp rahatsızlıklarına yol açabiliyor. Bunun yanında farklı nedenlere bağlanan okul başarısında azalma, öğrenme güçlüğü, sosyal izolasyon, çekingenlik, sinirlilik gibi sosyal problemlerin de ortaya çıkmasına neden olabiliyor.
Haber7
Labels:
sağlık
Ses Kısıklığı Nedenleri
Ege Üniversitesi (EÜ) Kulak Burun Boğaz Hastalıkları Ana Bilim Dalı Öğretim Üyesi Prof. Dr. Fatih Öğüt, ses kısıklığını önlemek için kafein ve sodalı içeceklerin alınmaması, sigara ve alkolün kullanılmaması gerektiğini bildirdi.
Prof. Dr. Öğüt, yaptığı yazılı açıklamada, ses kısıklığının en sık nedeninin larenjit denen ses tellerinin enfeksiyonu olduğunu, bu durumun soğuk algınlığı ve diğer üst solunum yolu enfeksiyonları sırasında ya da aşırı bağırmaktan kaynaklanan ses zorlanmalarında ortaya çıktığını kaydetti. Sesin yanlış kullanılması sonucunda ses tellerinde nodül adı verilen küçük şişliklerin oluşabileceğini belirten Prof. Dr. Öğüt, nodüllerin ses eğitimi ile ses kullanma alışkanlığı düzeltilmediği sürece kendiliğinden kaybolmayacağını ifade etti. Erişkinlerde ses kısıklığının en sık görülen nedeninin mide içindeki asitli sıvının yemek borusundan gırtlak seviyesine yükselerek, ses tellerini tahriş etmesi (Reflü) olduğunu bildiren Prof. Dr. Öğüt, açıklamasında şu görüşlere yer verdi: ''Ses kısıklığı, özellikle sabahları fazladır ve gün içinde azalır. Ses kısıklığı ile birlikte boğazda takılma ve boğaz temizleme alışkanlığı da sık görülen belirtilerdir. Ses kısıklığına neden olan durumların çoğu, ses hijyeniyle ses istirahati ve doğru ses kullanma alışkanlığını kazanmakla düzelir. Ses kısıklığını önlemek için kafein ve sodalı içecekler alınmamalıdır. Sigara ve alkol kullanılmamalı, ses kısıklığı oluştuğunda ses dinlendirilmelidir. Çok uzun süre konuşmaktan kaçınılmalı, bol su içilmelidir. Boğaz kazınarak temizlenmemeli, gürültülü ortamlarda konuşulmamalıdır. İçinde bulunulan ortamın nemi ve ısısı uygun olmalıdır.''
Prof. Dr. Öğüt, yaptığı yazılı açıklamada, ses kısıklığının en sık nedeninin larenjit denen ses tellerinin enfeksiyonu olduğunu, bu durumun soğuk algınlığı ve diğer üst solunum yolu enfeksiyonları sırasında ya da aşırı bağırmaktan kaynaklanan ses zorlanmalarında ortaya çıktığını kaydetti. Sesin yanlış kullanılması sonucunda ses tellerinde nodül adı verilen küçük şişliklerin oluşabileceğini belirten Prof. Dr. Öğüt, nodüllerin ses eğitimi ile ses kullanma alışkanlığı düzeltilmediği sürece kendiliğinden kaybolmayacağını ifade etti. Erişkinlerde ses kısıklığının en sık görülen nedeninin mide içindeki asitli sıvının yemek borusundan gırtlak seviyesine yükselerek, ses tellerini tahriş etmesi (Reflü) olduğunu bildiren Prof. Dr. Öğüt, açıklamasında şu görüşlere yer verdi: ''Ses kısıklığı, özellikle sabahları fazladır ve gün içinde azalır. Ses kısıklığı ile birlikte boğazda takılma ve boğaz temizleme alışkanlığı da sık görülen belirtilerdir. Ses kısıklığına neden olan durumların çoğu, ses hijyeniyle ses istirahati ve doğru ses kullanma alışkanlığını kazanmakla düzelir. Ses kısıklığını önlemek için kafein ve sodalı içecekler alınmamalıdır. Sigara ve alkol kullanılmamalı, ses kısıklığı oluştuğunda ses dinlendirilmelidir. Çok uzun süre konuşmaktan kaçınılmalı, bol su içilmelidir. Boğaz kazınarak temizlenmemeli, gürültülü ortamlarda konuşulmamalıdır. İçinde bulunulan ortamın nemi ve ısısı uygun olmalıdır.''
Labels:
sağlık
Tansiyon Neden Düşürülemiyor
Halk Sağlığı ve İç Hastalıkları Uzmanı Dr. M. Emin Dinççağ, tansiyon tedavisinde başarı elde edilemediğini söyledi.
Yüksek tansiyon tedavisinde başarısızlığa dikkat çeken Dr. Dinççağ, ilaç kullanan hastaların bile sadece üçte birinden azının tansiyonu kontrol altında olduğunu belirterek, "Normal tansiyonun 120/80 mm/hg olması gerekir. 140/90 mm/hg'nin üzerinde olan tansiyon için düşürmek için gayret göstermeliyiz" dedi. Dr. M. Emin Dinççağ, tansiyon tedavisinde başarılı olamayışımızın sebepleriyle ilgili olarak, "Hasta ilaç alıyorum nasılsa deyip, gerisini önemsemiyor. Yemeklerdeki tuz miktarını azaltmıyor. Hekim hastası için ısrarlı olmuyor. Tansiyon ölçümleri sık sık yapılmıyor. Normal tansiyonun kaç olduğu konusunda bilgimiz yok. Kilo kontrolü, egzersiz önemsenmiyor. Tansiyon ilaçlarının alışkanlık yapacağı konusunda korku ve tedirginlik var. Ekonomik nedenlerden ilaç alamayanlar var. Kaderimde varsa ölürüm deyip işi kadere bırakanlar var. Limon, sarımsak gibi gıdalarla tansiyonun düşeceğine inananlar var" şeklinde açıklamalarda bulundu.Bu 10 nedenden dolayı tansiyon tedavisinde başarılı olunamadığını ifade eden Dr. Dinççağ, "Aslında her üç kişiden birinin tansiyonun yüksek olduğundan haberi yok. Her üç kişiden birinin tansiyonu kontrol altında değil. Özellikle orta ve yüksek derecedeki hipertansiyon hastalarında, yani büyük tansiyonu 160'dan yukarıda olanlara bazen ikinci tansiyon ilacı uygulayarak tansiyonlarını 140/90 mm/hg'nın altına düşürmek gerekir" diye konuştu.Tansiyonunun düşürülmediği ve tedavisinin yapılamadığı taktirde kalp yetmezliği, myokard inafarktüsü (kalp krizi), felç ,böbrek yetmezliği, ani ölümlere neden olduğunun altını çizen Dr. Dinççağ, "Ortaya çıkması muhtemel sağlık problemlerini önleyebilmek için tansiyonun normal sınırlara çekilmesi şarttır. Yüksek tansiyonlu olanların, şeker hastalığı, kan yağlarının yüksekliği (kolesterol, trigliserid), obesite gibi diğer sağlık problemlerinin de tedavi edilmesi de şarttır. Bu konuda hekimin verdiği tedaviye uyulmalıdır" şeklinde konuştu.İHA
Yüksek tansiyon tedavisinde başarısızlığa dikkat çeken Dr. Dinççağ, ilaç kullanan hastaların bile sadece üçte birinden azının tansiyonu kontrol altında olduğunu belirterek, "Normal tansiyonun 120/80 mm/hg olması gerekir. 140/90 mm/hg'nin üzerinde olan tansiyon için düşürmek için gayret göstermeliyiz" dedi. Dr. M. Emin Dinççağ, tansiyon tedavisinde başarılı olamayışımızın sebepleriyle ilgili olarak, "Hasta ilaç alıyorum nasılsa deyip, gerisini önemsemiyor. Yemeklerdeki tuz miktarını azaltmıyor. Hekim hastası için ısrarlı olmuyor. Tansiyon ölçümleri sık sık yapılmıyor. Normal tansiyonun kaç olduğu konusunda bilgimiz yok. Kilo kontrolü, egzersiz önemsenmiyor. Tansiyon ilaçlarının alışkanlık yapacağı konusunda korku ve tedirginlik var. Ekonomik nedenlerden ilaç alamayanlar var. Kaderimde varsa ölürüm deyip işi kadere bırakanlar var. Limon, sarımsak gibi gıdalarla tansiyonun düşeceğine inananlar var" şeklinde açıklamalarda bulundu.Bu 10 nedenden dolayı tansiyon tedavisinde başarılı olunamadığını ifade eden Dr. Dinççağ, "Aslında her üç kişiden birinin tansiyonun yüksek olduğundan haberi yok. Her üç kişiden birinin tansiyonu kontrol altında değil. Özellikle orta ve yüksek derecedeki hipertansiyon hastalarında, yani büyük tansiyonu 160'dan yukarıda olanlara bazen ikinci tansiyon ilacı uygulayarak tansiyonlarını 140/90 mm/hg'nın altına düşürmek gerekir" diye konuştu.Tansiyonunun düşürülmediği ve tedavisinin yapılamadığı taktirde kalp yetmezliği, myokard inafarktüsü (kalp krizi), felç ,böbrek yetmezliği, ani ölümlere neden olduğunun altını çizen Dr. Dinççağ, "Ortaya çıkması muhtemel sağlık problemlerini önleyebilmek için tansiyonun normal sınırlara çekilmesi şarttır. Yüksek tansiyonlu olanların, şeker hastalığı, kan yağlarının yüksekliği (kolesterol, trigliserid), obesite gibi diğer sağlık problemlerinin de tedavi edilmesi de şarttır. Bu konuda hekimin verdiği tedaviye uyulmalıdır" şeklinde konuştu.İHA
Labels:
sağlık
Wednesday, April 25, 2007
Polen Mevsimi
Selçuk Üniversitesi Göğüs Hastalıkları Alerjik Hastalıklar Ana Bilim Dalı Bölüm Başkanı Prof. Dr. Faruk Özer, bu yıl havaların daha ılıman seyretmesi nedeniyle bitkilerin polen yayma döneminin de erken başladığını belirtti. Bu dönemde polenlerin, alerjik nezlesi ve astım hastalığı olanların sorunlarını artırdığını ifade ifade eden Prof. Dr. Özer, “Burunda tıkanıklık, kaşıntı, gözlerde yanma şikayetleri olanların bahar alerjisi olma ihtimali yüksektir” dedi. Şikayetlerin önlenmesi ya da en aza indirilmesi için alınacak bazı tedbirlerin olduğunu söyleyen Prof. Dr. Özer, şunları kaydetti: “Polen alerjisi belirtileri görülen kişiler, açık havada uzun süre bulunmamalı, özellikle polen miktarının yoğun olduğu sabahtan öğleye kadarki zaman dilimi içinde zorunlu olmayan hallerde dışarı çıkılmamalıdır. Polenlerin etkisini en aza indirmek için alerji belirtileri görülenler, eve gidince duş alıp elbiselerini değiştirebilir.” Polenden etkilenenlere bu dönemde pencereleri havanladırma amacıyla fazla açmamalarını tavsiye eden Prof. Dr. Özer, ev ve iş yerlerinde polen filtreli klimalar kullanılabileceğini de sözlerine ekledi.AA
Labels:
sağlık
Şişmanlatan Gen Bulundu
İngiltere’de Oxford Üniversitesi ve Peninsula Tıp Fakültesi bilim adamlarının ortaklaşa yürüttükleri araştırmada, şişmanlığa yol açan bir genin tespit edildiği açıklandı.
Bilim adamları, İngiltere’de her 6 kişiden birinin bu genin etkisiyle obezite sınırında şişmanlaması ihtimalinin yüzde 70 olduğunu belirtirken, bu kişilerin vücutlarında diğerlerine göre yüzde 15 oranında daha fazla yağ olduğuna işaret etti. Araştırmacılar, ayrıca gelecekte kişilerin bu geni taşıyıp taşımadıklarına dair testler yaptırmalarının mümkün olabileceğini, hatta çiftlerin şişmanlık geni taşımayan çocuk doğurmalarının da mümkün olabileceğini belirtti. İngiliz basını bilim adamlarının bulgularının, modern yaşamın en önemli hastalıklarından biri olan obezitenin yenilmesinde önemli bir adım olabileceğine dikkati çekti. Şişmanlık geninin bulunmasında rol oynayan bilim adamlarının 40 bin yetişkinin DNA yapılarıyla sağlıkları ve vücut yapıları arasındaki ilişkiyi incelediği kaydedildi.
Bilim adamları, İngiltere’de her 6 kişiden birinin bu genin etkisiyle obezite sınırında şişmanlaması ihtimalinin yüzde 70 olduğunu belirtirken, bu kişilerin vücutlarında diğerlerine göre yüzde 15 oranında daha fazla yağ olduğuna işaret etti. Araştırmacılar, ayrıca gelecekte kişilerin bu geni taşıyıp taşımadıklarına dair testler yaptırmalarının mümkün olabileceğini, hatta çiftlerin şişmanlık geni taşımayan çocuk doğurmalarının da mümkün olabileceğini belirtti. İngiliz basını bilim adamlarının bulgularının, modern yaşamın en önemli hastalıklarından biri olan obezitenin yenilmesinde önemli bir adım olabileceğine dikkati çekti. Şişmanlık geninin bulunmasında rol oynayan bilim adamlarının 40 bin yetişkinin DNA yapılarıyla sağlıkları ve vücut yapıları arasındaki ilişkiyi incelediği kaydedildi.
Labels:
sağlık
Erkek Kısırlığı Tarih Olmak Üzere
Bilim adamları, kemik iliğinden olgunlaşmamış sperm hücreleri elde etti.
Bu hücrelerin tam olarak gelişmiş spermlere dönüştürülmesi halinde, bunun kısırlık tedavilerinde çığır açan bir yöntem olacağı belirtildi. Bununla birlikte, yöntemin erkekleri çocuk yapmada devre dışı bırakabileceği belirtiliyor. BBC ve Daily Mail'in internet sitelerindeki habere göre, Göttingen ve Münster üniversiteleri ile Hannover Tıp Okulundan araştırmacılar, kemik iliğinden alınan kök hücrelerin, testislerde bulunan ve spermleri oluşturan hücrelerin benzerlerine dönüşmesini sağladı. New Castle Üniversitesi Kuzey-Doğu İngiltere Kök Hücre Enstitüsünden Prof. Nayernia, bu hücrelerin sperme dönüşmediğini, ancak bunun kısa zaman içinde başarılacağına inandığını söyledi. Fare embriyonlarından alınan kök hücrelerden laboratuar ortamında sperm elde edilmiş ve bu yapay spermle döllenen yumurtalardan fare yavruları doğmuştu. Ancak sağlık sorunları olan yavru fareler bir süre sonra ölmüştü. Prof. Nayernia, "Bu keşiften büyük heyecan duyduk, çünkü fareler üzerinde yaptığımız daha önceki araştırma, bu konuda çalışmalarımızı daha ileri götürebileceğimizi gösteriyor" dedi. Nayernia "Bir sonraki amacımız, bu sperm hücrelerini laboratuarda olgun spermlere dönüştürmek. Bu 3 ila 5 yıl alabilir" diye konuştu. -YAPAY YÖNTEMLERLE ÇOCUK- Başarılı olması halinde yöntemin, kemoterapi yüzünden kısır kalmış kanser hastası erkekler de dahil olmak üzere erkek kısırlığı açısından başarılı bir tedavi yöntemi olarak kullanılabileceği belirtildi. Bununla birlikte, yöntemin kötüye kullanılması halinde, çocuk yapmada erkeklerin tamamen devre dışı bırakılabileceği belirtiliyor. Hatta, yapay spermin, laboratuarda geliştirilmiş yumurtayla döllenmesiyle, bebeklerin tamamen laboratuar ortamında elde edilebileceği kaydediliyor. Bunun yanı sıra laboratuarda elde edilmiş yumurta ve spermle, iki kadının genetik materyalini taşıyan bebek dünyaya getirilebileceği de yazılan senaryolar arasında. İngiltere'de yeni çıkacak yasalarla, yapay spermlerin kısırlık tedavisinde kullanılmasının yasaklanabileceği belirtiliyor.
Bu hücrelerin tam olarak gelişmiş spermlere dönüştürülmesi halinde, bunun kısırlık tedavilerinde çığır açan bir yöntem olacağı belirtildi. Bununla birlikte, yöntemin erkekleri çocuk yapmada devre dışı bırakabileceği belirtiliyor. BBC ve Daily Mail'in internet sitelerindeki habere göre, Göttingen ve Münster üniversiteleri ile Hannover Tıp Okulundan araştırmacılar, kemik iliğinden alınan kök hücrelerin, testislerde bulunan ve spermleri oluşturan hücrelerin benzerlerine dönüşmesini sağladı. New Castle Üniversitesi Kuzey-Doğu İngiltere Kök Hücre Enstitüsünden Prof. Nayernia, bu hücrelerin sperme dönüşmediğini, ancak bunun kısa zaman içinde başarılacağına inandığını söyledi. Fare embriyonlarından alınan kök hücrelerden laboratuar ortamında sperm elde edilmiş ve bu yapay spermle döllenen yumurtalardan fare yavruları doğmuştu. Ancak sağlık sorunları olan yavru fareler bir süre sonra ölmüştü. Prof. Nayernia, "Bu keşiften büyük heyecan duyduk, çünkü fareler üzerinde yaptığımız daha önceki araştırma, bu konuda çalışmalarımızı daha ileri götürebileceğimizi gösteriyor" dedi. Nayernia "Bir sonraki amacımız, bu sperm hücrelerini laboratuarda olgun spermlere dönüştürmek. Bu 3 ila 5 yıl alabilir" diye konuştu. -YAPAY YÖNTEMLERLE ÇOCUK- Başarılı olması halinde yöntemin, kemoterapi yüzünden kısır kalmış kanser hastası erkekler de dahil olmak üzere erkek kısırlığı açısından başarılı bir tedavi yöntemi olarak kullanılabileceği belirtildi. Bununla birlikte, yöntemin kötüye kullanılması halinde, çocuk yapmada erkeklerin tamamen devre dışı bırakılabileceği belirtiliyor. Hatta, yapay spermin, laboratuarda geliştirilmiş yumurtayla döllenmesiyle, bebeklerin tamamen laboratuar ortamında elde edilebileceği kaydediliyor. Bunun yanı sıra laboratuarda elde edilmiş yumurta ve spermle, iki kadının genetik materyalini taşıyan bebek dünyaya getirilebileceği de yazılan senaryolar arasında. İngiltere'de yeni çıkacak yasalarla, yapay spermlerin kısırlık tedavisinde kullanılmasının yasaklanabileceği belirtiliyor.
Labels:
sağlık
Elma Neye İyi Geliyor?
Hamilelik sırasında tüketilen elma, bebeği astımdan koruyabilir.
Hamilelik sırasında annenin yediği elmanın, bebeği astımdan koruyabileceği bildirildi.
Hollandalı ve İskoç bilim adamlarının yaptığı araştırma çerçevesinde, yaklaşık 2 bin hamile kadının beslenme biçimleri izlendi ve 1253 bebeğin akciğer işlevleri kontrol edildi. Utrecht Üniversitesi'nden S. M. Willers'ın yazarlığını yaptığı araştırmada, 5 yaşlarına geldiklerinde 145 çocuğun astıma yakalandığı görüldü. Thorax dergisinde yayımlanan araştırmaya göre, annelerin gebelikleri sırasında tükettikleri yiyeceklerden çocukların astıma yakalanmasında koruyucu etkiye sahip tek gıdanın elma olduğu tespit edildi. Anneleri haftada 4'den fazla elma yiyen çocukların astıma yakalanma riskinin, haftada hiç ya da bir elma yiyen annelerin çocuklarından yüzde 53 daha az olduğu gözlendi. Araştırma ayrıca, hamilelik sırasında balık yemenin, çocuklarda egzamaya yakalanma olasılığını azalttığını gösterdi. Haftada bir kez ya da daha fazla balık tüketen gebelerin çocuklarında, diğerleriyle kıyaslandığında egzama riskinin yüzde 43 daha az olduğu belirtildi.
Hamilelik sırasında annenin yediği elmanın, bebeği astımdan koruyabileceği bildirildi.
Hollandalı ve İskoç bilim adamlarının yaptığı araştırma çerçevesinde, yaklaşık 2 bin hamile kadının beslenme biçimleri izlendi ve 1253 bebeğin akciğer işlevleri kontrol edildi. Utrecht Üniversitesi'nden S. M. Willers'ın yazarlığını yaptığı araştırmada, 5 yaşlarına geldiklerinde 145 çocuğun astıma yakalandığı görüldü. Thorax dergisinde yayımlanan araştırmaya göre, annelerin gebelikleri sırasında tükettikleri yiyeceklerden çocukların astıma yakalanmasında koruyucu etkiye sahip tek gıdanın elma olduğu tespit edildi. Anneleri haftada 4'den fazla elma yiyen çocukların astıma yakalanma riskinin, haftada hiç ya da bir elma yiyen annelerin çocuklarından yüzde 53 daha az olduğu gözlendi. Araştırma ayrıca, hamilelik sırasında balık yemenin, çocuklarda egzamaya yakalanma olasılığını azalttığını gösterdi. Haftada bir kez ya da daha fazla balık tüketen gebelerin çocuklarında, diğerleriyle kıyaslandığında egzama riskinin yüzde 43 daha az olduğu belirtildi.
Labels:
sağlık
''Sıfır beden'' uyarısı
Yaz ayları yaklaşırken ''mucize'' olarak sunulan ve hızlı kilo kaybına neden olan diyetler pek çok genç tarafından ''sıfır beden'' olma isteğiyle bilinçsizce uygulanıyor.
Güzelliğin ''sıfır beden'' anlayışına indirgenmesi, özellikle gelişme çağındakiler üzerinde psikolojik ve fizyolojik olumsuzluklar yaratıyor.''Manken diyeti'', ''mucize diyet'' ve ''şok diyet'' diye lanse edilen ve hızlı kilo kaybına neden olan, ancak uzun vadede önemli sağlık sorunlarına yol açan diyetler, pek çok genç tarafından ''Sıfır beden'' olma isteğiyle bilinçsizce uygulanıyor.Ergen yaştakiler arasında moda haline gelen sıfır beden tutkusu sağlığı önemli ölçüde tehdit ediyor.Özellikle 11-16 yaşları arasında boy uzunluğunun hızla arttığını ifade eden yetkililer, 2-3 yıl süren bu büyüme atağı sırasında erişkinlikte sahip olunacak ağırlığın yaklaşık yarısı ile total kemik kitlesinin yüzde 37'sinin kazanıldığını belirtti.Gençlerin vücutlarına odaklandıkları bu dönemde, yeterli ve dengeli beslenmeyle düzenli fiziksel aktivitenin büyüme hızını yakından etkilediğinin altı çizildi.Yetkililer, ''Özellikle genç kızlar, beğenilen ince bir vücuda sahip olma isteğiyle bilinçsizce ve kontrolsüzce çevreden duyduğu çok düşük kalorili zayıflama diyetlerini uygulayabiliyor. Ancak, bu durum büyüme ve gelişmede duraklama, adet yaşında gecikme, adet düzensizlikleri, iskelet sisteminin gelişiminde anormallik gibi pek çok sağlık probleminin ortaya çıkmasına neden olabiliyor'' şeklinde konuştular.Yetkililerden alınan bilgiye göre, bilinçsizce yapılan sağlıksız zayıflama diyetleri şu sağlık sorunlarına yol açıyor:-''Baş ağrısı,-Konsantrasyon bozukluğu,-Yorgunluk,-Kalp ritminde bozukluk,-Tansiyon düşüklüğü,-Adet düzensizlikleri,-Kabızlık,-Kansızlık,-Ciltte kuruluk,-Saç dökülmesi.''Bu diyetlerin bazal metabolizma hızının düşmesine neden olduğu, diyetbırakıldıktan sonra, verilen kiloların tekrar hızla alınması nedeniyle de bukişilerin sürekli olarak zayıflama diyeti uygular hale geldiği uyarısındabulunuldu.
Güzelliğin ''sıfır beden'' anlayışına indirgenmesi, özellikle gelişme çağındakiler üzerinde psikolojik ve fizyolojik olumsuzluklar yaratıyor.''Manken diyeti'', ''mucize diyet'' ve ''şok diyet'' diye lanse edilen ve hızlı kilo kaybına neden olan, ancak uzun vadede önemli sağlık sorunlarına yol açan diyetler, pek çok genç tarafından ''Sıfır beden'' olma isteğiyle bilinçsizce uygulanıyor.Ergen yaştakiler arasında moda haline gelen sıfır beden tutkusu sağlığı önemli ölçüde tehdit ediyor.Özellikle 11-16 yaşları arasında boy uzunluğunun hızla arttığını ifade eden yetkililer, 2-3 yıl süren bu büyüme atağı sırasında erişkinlikte sahip olunacak ağırlığın yaklaşık yarısı ile total kemik kitlesinin yüzde 37'sinin kazanıldığını belirtti.Gençlerin vücutlarına odaklandıkları bu dönemde, yeterli ve dengeli beslenmeyle düzenli fiziksel aktivitenin büyüme hızını yakından etkilediğinin altı çizildi.Yetkililer, ''Özellikle genç kızlar, beğenilen ince bir vücuda sahip olma isteğiyle bilinçsizce ve kontrolsüzce çevreden duyduğu çok düşük kalorili zayıflama diyetlerini uygulayabiliyor. Ancak, bu durum büyüme ve gelişmede duraklama, adet yaşında gecikme, adet düzensizlikleri, iskelet sisteminin gelişiminde anormallik gibi pek çok sağlık probleminin ortaya çıkmasına neden olabiliyor'' şeklinde konuştular.Yetkililerden alınan bilgiye göre, bilinçsizce yapılan sağlıksız zayıflama diyetleri şu sağlık sorunlarına yol açıyor:-''Baş ağrısı,-Konsantrasyon bozukluğu,-Yorgunluk,-Kalp ritminde bozukluk,-Tansiyon düşüklüğü,-Adet düzensizlikleri,-Kabızlık,-Kansızlık,-Ciltte kuruluk,-Saç dökülmesi.''Bu diyetlerin bazal metabolizma hızının düşmesine neden olduğu, diyetbırakıldıktan sonra, verilen kiloların tekrar hızla alınması nedeniyle de bukişilerin sürekli olarak zayıflama diyeti uygular hale geldiği uyarısındabulunuldu.
Depresyon şeker hastalığına yol açıyor
Bilimsel araştırmalar, depresyonun ileri yaşlarda şeker hastalığına yol açabileceğini ortaya koydu.ABD'de 3 eyalette 65 yaşını geçmiş erkek ve kadınlar üzerinde yapılan incelemelerde, şeker hastalığıyla uzun dönemli depresyon arasında irtibat bulundu. Chicago'daki Northwestern Üniversitesi bilim adamları, Archives of Internal Medicine dergisinde yayımlanan araştırmalarında, "Kronik depresyon ya da zamanla ilerleyen depresyon, yaşlılarda şeker hastalığına sebep olabilir" dedi.Raporu yazan Mercedes Carnethon, "felaket" olarak nitelendirdiği şeker hastalığı konusunda doktorların depresyon belirtilerine dikkat etmeleri gerektiğini ifade etti.
Labels:
sağlık
Alkol, kadınların beynine daha hızlı zarar veriyor
Rusya'da yapılan bir araştırmada alkolün, kadınların beynine erkeklerinkinden daha hızlı zarar verdiği belirtildi.Amerikan ''Alcoholism: Clinical and Experimental Research'' dergisinde yayımlanan haberde, daha önceki araştırmalarda, alkolün kadınların kalp ve karaciğerine erkeklerde olduğundan daha hızlı zarar verdiğinin belirlendiği hatırlatıldı.Habere göre, Rus araştırmacılar, 2 cinsiyetin alkolden nasıl etkilendiklerinin belirlenmesi için, 18-40 yaşlarındaki 24'ü kadın 78'i erkek 102 alkol bağımlısına testler yaptı. Genelde hafızayla ilgili aynı testler alkol bağımlısı olmayan 68 erkek ve kadından oluşan bir kontrol grubuna da uygulandı.Testlerin yapılmasından önce alkoliklere 3-4 hafta alkol verilmedi.Görsel hafıza, düşünme ve problem çözümleriyle ilgili testlerde erkeklerle kıyaslandığında kadınların daha az başarılı olduğu ortaya çıktı.Maryland eyaletindeki Baltimore Uluslararası Araştırma Merkezi'nden Doktor Barbara Flannery, kadın organizmasının erkek organizmasından farklı olduğunu vekadınların vücutlarında erkeklerinkinden daha az su bulunması nedeniyle kadın organizmasında alkolün yoğunluğunun daha fazla olduğunu söyledi.
Labels:
sağlık
Kirli çoraplar tırnak mantarına yol açıyor
Değiştirilmeyen kirli çoraplar ile ortak kullanılan duş ve banyoların tırnak mantarına yol açtığı bildirildi. Uzmanlar, tırnak mantarına yakalanmamak için el ve ayakların sürekli temiz tutulması konusunda vatandaşları uyardı.İHA muhabirinin bu konuda derlediği bilgilere göre, 'Onikomikoz' olarak adlandırılan tırnak mantarı enfeksiyonu 'Dermatofit' adı verilen organizmalar tarafından oluşturuluyor. Tedavisi mümkün bulaşıcı bir hastalık olan tırnak mantarının mutlaka doktor gözetiminde tedavi edilmesini öneren uzmanlar, "Bu yalnızca bir kozmetik sorun değil, tırnak yatağı ve plağını tutan bir enfeksiyondur. Tırnak mantarı tüm tırnak hastalıklarının yaklaşık yüzde 50'sini oluşturur" uyarısında bulundu.Tırnakta mantar enfeksiyonu varsa bunun görülebildiğini, kokusunun veya ağrının hissedilebildiğini vurgulayan uzmanlar, hastalığın, tırnaklarda sarı, yeşil veya kahverengi renklenme, tırnaklarda pul pul kalkma, tırnak altında kir birikmesi, ayaklarda kötü koku ve ayak tırnaklarında acı ile ortaya çıktığını kaydetti. Yavaş ve kronik seyreden tırnak mantarının en sık rastlanılan tırnak hastalığı olduğunu belirten uzmanlar, tüm dünyada tırnak mantarının görülme sıklığının değiştiğini ifade ettiler. Mantarın genellikle tırnağın altına girerek burada etkili olmaya başladığını ifade eden uzmanlar şu bilgileri verdi:"Tırnağa hasar veren her şey mantarın içeri girmesini kolaylaştırabilir. Zedelenme, el ve ayak tırnağına sert bir cisimle vurulması, ayak tırnağına basılması, tırnakların çok dipten kesilmesi, ayak parmaklarını sıkıştıran küçük ucu sivri ayakkabılar tırnak mantarına yol açabilir. Tırnak mantarı bulaşıcıdır. Enfeksiyona neden olan mantarlar ortak kullanıma açık, ılık ve nemli yerlerde bulunurlar. Soyunma odaları, yüzme havuzu, ortak kullanılan duş ve banyolar, bahçe, manikür veya pedikür aletleri tırnak mantarı bulaştırabilirler. Tırnak mantar enfeksiyonu kendiliğinden iyileşmez. Doktor tarafından önerilen ilaç tedavisi ve önerilere uymak gerekir. Mantar enfeksiyonunda doktorunuz tarafından önerilen ilaç, hastalığa neden olan mantarın yaşadığı ve geliştiği yere tırnak yatağına yaklaşır ve enfeksiyonu ortadan kaldırır. Bu şekilde oktorunuz tarafından önerilen doz ve sürede kullanacağınız ilaç ile tedaviniz gerçekleşir. Doktorunuz, mantar enfeksiyonunuz için ağızdan alabileceğiniz ilaç yazabilir.Ayak tırnak mantarında tedavi yaklaşık 3 ay sürer. El tırnak mantarında tedavi yaklaşık 2 ay sürer. Hangi tedavinin sizin için uygun olduğunu öğrenmek için lütfen doktorunuza başvurunuz."Uzmanlar, tırnak mantarından korunmak için şu önerilerde bulunuyor:"- Ayaklarınızı olabildiğince temiz ve kuru tutun.- Halka açık yüzme havuzu ve duş alanlarında terlik kullanın.- Ayak tırnaklarınızı, parmağın ucunu geçmeyecek şekilde düz olarak kesin.- Manikür ve pedikür için sterilize aletler veya en iyisi kendi aletlerinizi kullandırın.- Ayağınıza uyan, sivri burunlu olmayan rahat ayakkabılar giyin.- Ev içinde kullanılan havluların kişiye özel olmasına dikkat edin.- Ayaklarınız çok fazla terliyor veya nemli kalıyor ise gün içinde çoraplarınızı değiştirin."Tırnak mantarına yakalanma riski yüksek olanlar ise şöyle sıralanıyor:"- Diyabeti olanlar- Dolaşım sorunları olanlar- Bağışıklık yetersizliği olanlar (AIDS/HIV enfeksiyonu)- 65 yaş ve üzeri olanlar- Ayak derisinde mantar enfeksiyonu olanlar- Ayakları çok terleyen veya sürekli nemli kalanlar- Atletler, koşucular ve dansçılar gibi ayaklarına fazla yüklenenler."
Monday, April 23, 2007
Saç dökülmelerine karşı fototerapi
Ege Üniversitesi Tıp Fakültesi Dermatoloji Ana Bilim Dalı tarafından uygulanan fototerapi (ışın tedavisi) ile saç dökülmelerinin engellendiği bildirildi.Dermatoloji Ana Bilim Dalı öğretim üyesi Doç. Dr. Can Ceylan, fototerapide iki tür ışın verildiğini, bir grup hastada ultraviyole A adı verilen ışın kullanıldığını belirtti. Bu hastalara Psovaleren denilen ışığa duyarlılığı arttırıcı ilaçlar verildiğini, 2 saat sonra özel kabinlerde tüm vücuda ışın uygulandığını ifade eden Ceylan, şunları kaydetti:''Bu tedavi haftada 2-3 kez tekrarlanıyor. Aynı yöntem saç dökülmelerinin yanı sıra sedef hastalığında da kullanılabiliyor. Eğer olumlu cevap alınırsa tedaviye belirli bir süre daha devam ediliyor. Ultraviyole B ışınlarında ise hastaya yine özel kabinlerde ağızdan ilaç vermeden direkt ışın uygulanıyor. Işın tüm vücuda verildiği gibi, belirli bir bölgeye lokal olarak da uygulanabiliyor. Bu sayede kıl dibinde saç dökülmelerine neden olan hücreler ortadan kaldırılarak, saçların uyarılması sağlanıyor.''Saç dökülmelerinin birçok nedeni olabileceğini anlatan Ceylan, bunlar arasında hormonal faktörler, stres, yanlış kozmetik madde kullanımlarının yer aldığına dikkati çekti. Hormonal nedenlerle erkeklerde daha erken yaşlarda saç dökülmelerine rastlandığını belirten Ceylan, kadınlar da özellikle hamilelik, menopoz dönemlerinde saç dökülmelerinin ortaya çıkabildiğine işaret etti.
Wednesday, April 18, 2007
Günde 2 litre su ve 1 bardak soda
Vücudun gün içinde kaybettiği sıvı ve minerallerin tamamlanması için günde 2 litre su ve 1 bardak soda içilmesi önerildi.
Çanakkale Onsekiz Mart Üniversitesi (ÇOMÜ) Sağlık Yüksek Okulu Müdürü Prof. Dr. Günhan Erdem, küresel ısınma nedeniyle artması beklenen sıcaklıkla havadakinem oranının da daha fazla olacağı uyarısında bulunarak, ''Havadaki nem oranına ve sıcaklığa bağlı olarak bazı zorluklar ortaya çıkıyor. Bu nedenle mümkünolduğunca sıvı alımının artması gerekiyor. En önemli şeylerin başında su geliyor'' dedi.Vücudun terlemeyle birlikte su, tuz ve diğer mineralleri de kaybettiğine dikkati çeken Prof. Dr. Erdem, vücudun elektrolit dengesinin sıvı alarak korunması gerektiğini kaydetti.Yaz sıcaklığına maruz kalınmaması için öğle saatlerinde dışarı çıkılmaması uyarısında bulunulduğunu anımsatan Prof. Dr. Erdem, ''Şimdi artık küresel ısınmanın etkisi, ozon tabakasının incelmesi gibi nedenlerle yaz aylarında gün içerisinde 11.00'den 16.00'ya kadar güneşte dolaşılmamalı. Dışarı çıkılmışsa mutlaka bir şemsiye altında durulmalı'' diye konuştu.Vücudun hava sirkülasyonunun sağlanması için açık renkli, bol ve pamuklu kıyafetler giyilmesi gerektiğine de dikkati çeken Prof. Dr. Erdem, rahat ayakkabıkullanmanın kişiyi yormaması için önemli olduğunu söyledi.
Çanakkale Onsekiz Mart Üniversitesi (ÇOMÜ) Sağlık Yüksek Okulu Müdürü Prof. Dr. Günhan Erdem, küresel ısınma nedeniyle artması beklenen sıcaklıkla havadakinem oranının da daha fazla olacağı uyarısında bulunarak, ''Havadaki nem oranına ve sıcaklığa bağlı olarak bazı zorluklar ortaya çıkıyor. Bu nedenle mümkünolduğunca sıvı alımının artması gerekiyor. En önemli şeylerin başında su geliyor'' dedi.Vücudun terlemeyle birlikte su, tuz ve diğer mineralleri de kaybettiğine dikkati çeken Prof. Dr. Erdem, vücudun elektrolit dengesinin sıvı alarak korunması gerektiğini kaydetti.Yaz sıcaklığına maruz kalınmaması için öğle saatlerinde dışarı çıkılmaması uyarısında bulunulduğunu anımsatan Prof. Dr. Erdem, ''Şimdi artık küresel ısınmanın etkisi, ozon tabakasının incelmesi gibi nedenlerle yaz aylarında gün içerisinde 11.00'den 16.00'ya kadar güneşte dolaşılmamalı. Dışarı çıkılmışsa mutlaka bir şemsiye altında durulmalı'' diye konuştu.Vücudun hava sirkülasyonunun sağlanması için açık renkli, bol ve pamuklu kıyafetler giyilmesi gerektiğine de dikkati çeken Prof. Dr. Erdem, rahat ayakkabıkullanmanın kişiyi yormaması için önemli olduğunu söyledi.
Labels:
sağlık
Şehir hayatı sinir hastası yapıyor
İnsan ve toplum hayatının hızla değişmesi, ekonomik ve sosyal problemler, psikolojik tedavi gören hasta sayısında artışlara neden oluyor.
Ordu'da son 7 yılda bin 717 kişinin psikolojik tedavi gördüğü bildirildi.Ordu İl Sağlık Müdürlüğü tarafından hazırlanan raporda, psikolojik tedavi görenlerin sayısında 1999 yılından itibaren büyük artış tespit edildiği belirtildi. Buna göre, 1998 yılında sadece 1 kişinin psikolojik tedavi gördüğünün belirlendiği Ordu'da, 1999 yılında 171 kişi psikolojik yönden ruh sağlığının tehdit altında olduğunu belirterek sağlık kuruluşlarına başvurarak tedavi gördü. 2000 yılında ise bu rakam yüzde 11'lik bir artışla 186'ya yükseldi. 2001 yılında 181 kişinin psikolojik tedavi gördüğü belirtilirken, 2002 yılının 198, 2003 yılında 182, 2004 yılında 260 kişi, 2005 yılında 303 ve 2006 yılında ise 235 kişi bu hastalıktan dolayı sağlık kuruluşlarına başvurdu.Uzmanlar, psikolojik tedavi görenleri kent ve kırsal kesimlerde yaşayanlar olarak ikiye ayırarak, "Şehirlerde gürültü ve kent kirliliği ile insan yaşamındaki düzensizlikler, kırsal kesimde ise ekonomik ve sosyal problemler, psikolojik tedavi gören insan sayısının artmasına sebep olan başlıca etkenleri oluşturuyor" diye konuştu.
Ordu'da son 7 yılda bin 717 kişinin psikolojik tedavi gördüğü bildirildi.Ordu İl Sağlık Müdürlüğü tarafından hazırlanan raporda, psikolojik tedavi görenlerin sayısında 1999 yılından itibaren büyük artış tespit edildiği belirtildi. Buna göre, 1998 yılında sadece 1 kişinin psikolojik tedavi gördüğünün belirlendiği Ordu'da, 1999 yılında 171 kişi psikolojik yönden ruh sağlığının tehdit altında olduğunu belirterek sağlık kuruluşlarına başvurarak tedavi gördü. 2000 yılında ise bu rakam yüzde 11'lik bir artışla 186'ya yükseldi. 2001 yılında 181 kişinin psikolojik tedavi gördüğü belirtilirken, 2002 yılının 198, 2003 yılında 182, 2004 yılında 260 kişi, 2005 yılında 303 ve 2006 yılında ise 235 kişi bu hastalıktan dolayı sağlık kuruluşlarına başvurdu.Uzmanlar, psikolojik tedavi görenleri kent ve kırsal kesimlerde yaşayanlar olarak ikiye ayırarak, "Şehirlerde gürültü ve kent kirliliği ile insan yaşamındaki düzensizlikler, kırsal kesimde ise ekonomik ve sosyal problemler, psikolojik tedavi gören insan sayısının artmasına sebep olan başlıca etkenleri oluşturuyor" diye konuştu.
Anne adaylarına kaçak çay uyarısı
Harran Üniversitesi'nde yapılan bir araştırma, kaçak çayda bulunan anilin boyasının anne de hamilelik süresince B12 vitamini eksikliği meydana getirdiği belirlendi.
Harran Üniversitesi Araştırma Hastanesi Tıp Fakültesi Beyin Cerrahi Bölümü'nün hazırladığı raporda, Güneydoğu Anadolu Bölgesi'nde yoğun kullanılan kaçak çayda bulunan anilin boyasının yeni doğan çocuklarda 'meningosel doğumsal anormallik' hastalığına yol açtığı belirtildi.
Raporda ayrıca, 'Meningosel, meningomiyosel' denilen doğumsal anormallik hastalığında beyin omurilik suyunun yeni doğan çocukların bazılarında sırt ve bel bölgelerinde toplandığının görüldüğü belirtildi. Kaçak çayda anilin denilen bir boya olduğu anlatılan raporda şöyle denildi:
"Bu boya da B12 vitamini eksikliğine yol açıyor. Anne adayları hamileliklerinin ilk 3 ayı içerisinde kaçak çay içtikleri zaman vücut B12 vitamini alamıyor ve bu çocuğa doğumsal anormallik olarak yansıyor."
Harran Üniversitesi Araştırma Hastanesi Tıp Fakültesi Beyin Cerrahi Bölümü'nün hazırladığı raporda, Güneydoğu Anadolu Bölgesi'nde yoğun kullanılan kaçak çayda bulunan anilin boyasının yeni doğan çocuklarda 'meningosel doğumsal anormallik' hastalığına yol açtığı belirtildi.
Raporda ayrıca, 'Meningosel, meningomiyosel' denilen doğumsal anormallik hastalığında beyin omurilik suyunun yeni doğan çocukların bazılarında sırt ve bel bölgelerinde toplandığının görüldüğü belirtildi. Kaçak çayda anilin denilen bir boya olduğu anlatılan raporda şöyle denildi:
"Bu boya da B12 vitamini eksikliğine yol açıyor. Anne adayları hamileliklerinin ilk 3 ayı içerisinde kaçak çay içtikleri zaman vücut B12 vitamini alamıyor ve bu çocuğa doğumsal anormallik olarak yansıyor."
Terlemeye botokslu çözüm
Koltuk altı, el ve ayaklarda yoğunlaşan ve tıp dilinde ''hiperhidroz'' olarak adlandırılan terleme hastalığına karşı botoksun olumlu sonuç verdiği bildirildi.
Çukurova Üniversitesi Tıp Fakültesi Dermatoloji Ana Bilim Dalı Öğretim Üyesi Prof. Dr. Hamdi Memişoğlu, vücut için doğal, fizyolojik bir olay olan, özellikle yaz aylarında hemen hemen herkesin şikayet ettiği terlemenin, bazı kişilerde hastalık düzeyinde olduğunu belirtti.Tıp dilinde (hiperhidroz) olarak adlandırılan aşırı terlemenin, çoğunlukla 13-19 ve 20'li yaşlarda başladığını ve her 100 kişiden birinde bu hastalığın görüldüğünü ifade eden Memişoğlu, ''Bu kişilerin şikayetleri yaz kış devam eder. Öyle ki biriyle tokalaşmaktan, önemli bir toplantıda takım elbise giymekten bile korkarlar. Terleme şikayetleri vücudun genelinde görülebildiği gibi eller, ayaklar ve koltuk altlarında yoğunlaşır'' dedi.Memişolğu, ter bezlerinin aşırı aktivitesinin neden olduğu hastalığın nedeninin tam olarak bilinmediğini, ancak hastaların yaklaşık 3'te birinde benzer bir sorunu olan bir akrabasının bulunmasının, genetik olma olasılığını artırdığını kaydetti.Hastalar için bugüne kadar ilaçlı tedavi ve deodorant uygulamasının da yer aldığı çeşitli tedavi yöntemleri geliştirildiğini, ancak son dönemlerde otoks uygulamasının tedavideki etkinliğinin kanıtlandığını ifade eden Prof. Dr. Memişoğlu, şunları söyledi:''Bugüne kadar estetik amaçlı olarak yüzdeki kırışıklıklara karşı uygulanan botoks, kişinin sosyal yaşantısını olumsuz etkileyen aşırı terlemeye karşı en geçerli tedavi yöntemi haline geldi. Deri altına enjekte edilen bir ilaç olan botoksu, terleme hastalarına öneriyoruz. Terlemenin yoğun olduğu deri altına çok az miktarda enjekte edilen botoks, ter bezlerine ulaşan sinirlerin çalışmasını geçici süre bloke ederek ter üretimini engelliyor.Bu yöntemin herhangi bir yan etkisine de bugüne kadar rastlanmadı.'' Prof. Dr. Memişoğlu, botoksun, yapıldığı bölgedeki duyu hislerini etkilemediğini, sadece ter bezlerine etki yaptığını vurgulayarak, şöyle konuştu:''Botoks, çok ince uçlu iğnelerle terleyen bölgeye sık aralıklarla uygulanır. Uygulama en fazla yarım saat sürer. Uygulamadan sonraki ilk hafta İçerisinde iyileşme gözlenir. Botoksun etkisi genellikle 7 ile 12 ay sürer, etki geçmeye başladığında ikinci uygulama yapılır.'' Botoks uygulamalarına devam edilmemesi halinde ise uygulanan bölgelerde kalıcı bir değişiklik olmayacağını ve terleme düzeyinin yavaş yavaş tedaviye başlanılan seviyeye geleceğini dile getiren Prof. Dr. Memişoğlu, ''Ancak, uygulamanın belirli aralıklarla devamı halinde kişiye büyük rahatsızlık veren, giyilen giysinin üzerinden kendini gösteren olumsuz görüntülerin neden olduğu rahatsızlıklar yaşanmayacaktır'' dedi.Prof. Dr. Memişoğlu, terlemeyi tetikleyen en önemli faktörlerin ise egzersiz, sıcak veya soğuk, alkol, kahve, çay, baharatlı gıdalar ve stres olduğunu, hasta kişilerin en azından aldıkları gıdalara dikkat ederek hastalığın seyrini yavaşlatabileceklerini sözlerine ekledi.
Çukurova Üniversitesi Tıp Fakültesi Dermatoloji Ana Bilim Dalı Öğretim Üyesi Prof. Dr. Hamdi Memişoğlu, vücut için doğal, fizyolojik bir olay olan, özellikle yaz aylarında hemen hemen herkesin şikayet ettiği terlemenin, bazı kişilerde hastalık düzeyinde olduğunu belirtti.Tıp dilinde (hiperhidroz) olarak adlandırılan aşırı terlemenin, çoğunlukla 13-19 ve 20'li yaşlarda başladığını ve her 100 kişiden birinde bu hastalığın görüldüğünü ifade eden Memişoğlu, ''Bu kişilerin şikayetleri yaz kış devam eder. Öyle ki biriyle tokalaşmaktan, önemli bir toplantıda takım elbise giymekten bile korkarlar. Terleme şikayetleri vücudun genelinde görülebildiği gibi eller, ayaklar ve koltuk altlarında yoğunlaşır'' dedi.Memişolğu, ter bezlerinin aşırı aktivitesinin neden olduğu hastalığın nedeninin tam olarak bilinmediğini, ancak hastaların yaklaşık 3'te birinde benzer bir sorunu olan bir akrabasının bulunmasının, genetik olma olasılığını artırdığını kaydetti.Hastalar için bugüne kadar ilaçlı tedavi ve deodorant uygulamasının da yer aldığı çeşitli tedavi yöntemleri geliştirildiğini, ancak son dönemlerde otoks uygulamasının tedavideki etkinliğinin kanıtlandığını ifade eden Prof. Dr. Memişoğlu, şunları söyledi:''Bugüne kadar estetik amaçlı olarak yüzdeki kırışıklıklara karşı uygulanan botoks, kişinin sosyal yaşantısını olumsuz etkileyen aşırı terlemeye karşı en geçerli tedavi yöntemi haline geldi. Deri altına enjekte edilen bir ilaç olan botoksu, terleme hastalarına öneriyoruz. Terlemenin yoğun olduğu deri altına çok az miktarda enjekte edilen botoks, ter bezlerine ulaşan sinirlerin çalışmasını geçici süre bloke ederek ter üretimini engelliyor.Bu yöntemin herhangi bir yan etkisine de bugüne kadar rastlanmadı.'' Prof. Dr. Memişoğlu, botoksun, yapıldığı bölgedeki duyu hislerini etkilemediğini, sadece ter bezlerine etki yaptığını vurgulayarak, şöyle konuştu:''Botoks, çok ince uçlu iğnelerle terleyen bölgeye sık aralıklarla uygulanır. Uygulama en fazla yarım saat sürer. Uygulamadan sonraki ilk hafta İçerisinde iyileşme gözlenir. Botoksun etkisi genellikle 7 ile 12 ay sürer, etki geçmeye başladığında ikinci uygulama yapılır.'' Botoks uygulamalarına devam edilmemesi halinde ise uygulanan bölgelerde kalıcı bir değişiklik olmayacağını ve terleme düzeyinin yavaş yavaş tedaviye başlanılan seviyeye geleceğini dile getiren Prof. Dr. Memişoğlu, ''Ancak, uygulamanın belirli aralıklarla devamı halinde kişiye büyük rahatsızlık veren, giyilen giysinin üzerinden kendini gösteren olumsuz görüntülerin neden olduğu rahatsızlıklar yaşanmayacaktır'' dedi.Prof. Dr. Memişoğlu, terlemeyi tetikleyen en önemli faktörlerin ise egzersiz, sıcak veya soğuk, alkol, kahve, çay, baharatlı gıdalar ve stres olduğunu, hasta kişilerin en azından aldıkları gıdalara dikkat ederek hastalığın seyrini yavaşlatabileceklerini sözlerine ekledi.
Labels:
sağlık
Anne sütü, anne ve bebek arasında özel bir bağ
Doğumun ilk 6 ayında sadece anne sütü ile beslenen bebeklerde daha az hastalık görülürken, anne sütü anne ve bebek arasında özel bir bağın kurulmasını sağlıyor.Amasya Sağlık İl Müdürlüğü'nden alınan bilgilere göre, bebeğin vücut ve ruh sağlığı için en uygun besinin annenin kendi sütü olduğu, emzirmenin doğumdan hemen sonra başlatılması gerektiği ve sık emzirmenin süt yapımını kolaylaştırdığı, erken emzirme ile annede doğum sonu kanamaların çabuk kesildiği, memelerde şişme ve iltihaplanmanın önlendiği ve lohusalığın kolaylaştığı belirtildi. Ayrıca anne sütüyle beslenen bebeğin D vitamini dışında su dahil hiçbir ek sıvıya ve ek besine ihtiyacı olmadığı, bebeğe ek sıvı ya da besinlerin verilmesinin annenin süt yapımını azalttığı, ilk 6 ay yalnız anne sütü ile beslenen bebeklerin sağlıklı büyüdüğü ve daha az hastalandıkları, annenin bebeğini emzirmesiyle anne bebek ilişkisinin güçlendiği, annenin bebeğini benimsemesi, bebeğin sağlıklı bir kişilik kazanmasını kolaylaştırdığı ve sağlıklı her annenin bebeği için yeterli süt üretebildiği ifade edildi.Bebeğin memeden alacağı ilk besine 'ilk süt', 'ağız sütü' ya da 'kolostrum' adı verilirken, genellikle sarı renkte ve kıvamlı olan ilk sütün çok besleyici ve bebeği pek çok hastalıktan koruduğu bildirildi. İlk sütün sarımtırak renkte olmasına karşın, olgun süt beyaz ve inek sütünden daha sulu görünümde olduğu, renginin mavimsi bile olabileceği açıklanırken, bebeğin büyüdükçe anne sütünün renginin değiştiği, bunun nedeninin de bebek büyüdükçe ihtiyaçlarına cevap verecek şekilde sütün içeriğinin değişmesi olduğu kaydedildi. Anne sütünün faydaları ise şöyle:"Anne sütü bebeğin beslenmesi için ideal besindir. Anne sütü en doğal ve taze besindir. Anne sütü her zaman temiz ve mikropsuzdur. Anne sütü daima hazırdır, ekonomiktir. Anne sütü tamamıyla ve kolaylıkla sindirilir. Anne sütü alan bebeklerde karın ağrısı ve kabızlık daha az görülür. Anne sütü bebek ile anne arasında özel sevgi bağı kurulmasını sağlar. Anne sütü alan bebekler, diğer besinlerle beslenen bebeklerden daha zeki olurlar. Emziren annenin doğum sonu kanamaları daha az olur."
Labels:
sağlık
Rahim ağzı kanseri "smear"le anlaşılır mı?
Son günlerde aşı ile tüm dünyada tartışılan HPV'nin kesin teşhisi için Smear testi yeterli değil. Çünkü Smear testi 105 çeşidi olan HPV'nin yalnızca yüzde 50'sini yakalayabiliyor. Ancak yeni geliştirilen Mikro array chip yöntemi ile HPV'nin tüm alt gruplarını da tespit etmek artık mümkün.. Dr. Aytaç Keskineğe, "Rahim ağzına yerleşen cinsleri gözle görülemiyor ve herhangi bir belirti vermiyor. Bu nedenle kesin sonuç veren testlerin yaptırılması büyük önem taşıyor" dedi. Rahim ağzı kanserinin oluşmasında en önemli etkenlerden biri HPV virüsüdür. Farklı belirtilerle ortaya çıkan bu virüse her zaman kanser tanısı konulmuyor. Bu nedenle HPV virüsü tanısı koyulan hastaların kesin sonuç için smear testi yaptırması gerekiyor. Normal smear testleriyle virüsün ancak yüzde 50'si yakalanabiliyor ve kesin sonuç için 1,5 ay beklemek zorunda kalınıyor. Ancak artık HPV taşıyıcılarının kesin sonuca sadece 4 günde ulaşabileceği yeni bir tarama ve tip tayini testi mevcut. Yeni geliştirilen testin rahim ağzı kanseri taramasında yeni bir sistem olduğunu belirten Maçka e-Lab Medikal Direktörü Dr. Aytaç Keskineğe, ”Bilinen 105 çeşidi olan HPV'nin 18 tanesi kanserojendir. Normal smear testleriyle ise ancak yüzde 50'sini yakalayabildiğimiz HPV virüsünü çok iyi tespit etmeliyiz” şeklinde konuştu. Türkiye'de yeni uygulanmaya başlayan “Micro array Chip” sayesinde rahim ağzına yerleşen, cinsleri gözle görülmeyen ve herhangi bir belirti vermediği gibi kansere yol açan HPV'nin alt gurubu tiplerini yakalamak mümkün oluyor. Eskiden bu tür uygulamalar için 4 hafta kadar beklemek gerektiğini bu durumun ise hastayı çok olumsuz etkilediğini belirten Maçka E-Lab Laboratuarı Medikal Direktörü Dr. Aytaç Keskineğe, “Bu testlerin sonuçlarını almak için normalde 3 hafta ile 1,5 ay arasında değişen süreleri beklemek gerekiyordu. Ancak Türkiye'de uygulanmaya başlayan ‘micro array chip' yöntemiyle bu süre 4 güne düştü” dedi. Bazı cinsler belirti vermiyor Bilinen 105 çeşidi olan HPV‘nin sadece 18 tanesinin kanserojen nitelik taşıdığını belirten Keskineğe, “Bunların başında da tip 16, tip 18 ve tip 31 geliyor. Rahim ağzına yerleşen cinsleri gözle görülemiyor ve herhangi bir belirti vermiyor. Bu nedenle kesin sonuç veren testlerin yaptırılması büyük önem taşıyor. Bazı cinsleri ise siğillerle kendini gösterebiliyor. .Bu siğiller genellikle virüs vücuda girdikten 3–6 ay sonra ortaya çıkıyor. Bu dönemden önce klinik muayene sırasında başka bir belirti vermeyebiliyor. Kadınlarda siğiller genital veya anal bölgede bulunuyor” dedi. Yanılma payı yok HPV pozitif vakalarda ve genel jinekolojik kontrollerde alınan örneklerin şüpheli görünmesi durumunda HPV tip tayini yapılması böylece kanserojen olup olmadığının anlaşılmasının önemine değinen Keskineğe, merkezlerinde “micro array chip”ler sayesinde hem analiz süresi kısaldığını hem de yanılma payının sıfırlandığını belirtti. Cinsel yolla ciltten cilde ve mukozaların temasıyla bulaşan HPV tiplerinin en sık görülen ve kanser oluşmasına sebep olan çeşitlerini otomatik olarak saptayan “Micro array chip” yöntemi erkeklerde de kullanılabiliyor ve ortalama 500 YT
Labels:
sağlık
Akciğer ve gırtlak kanserleri sigarasız önlenebilir
Türk Kulak Burun Boğaz ve Baş Boyun Cerrahisi Derneği Başkanı Prof. Dr. Nermin Başarer, akciğer ve gırtlak kanserlerinin yüzde 90'ının sigara içmemekle önlenebileceğini bildirdi.Başarer, yaptığı açıklamada, sigaranın, başta akciğer ve gırtlak kanseri olmak üzere ''boyun, mide, pankreas, mesane ve uterus boyun kısmı kanserleri,kalp damar hastalıkları, beyin kanaması, kronik tıkayıcı akciğer hastalığı, astım, amfizem, gastrit, reflü, erken doğum, erken bebek ölümü, erken menopoz,erken yaşlanma'' gibi bir çok hastalık ve soruna neden olabildiğini hatırlattı.Kulak burun boğaz hastalıklarında kanser ve kanser dışı, sinüzit, farenjit, reflü, horlama gibi hastalıklarda en büyük etkenlerden birinin sigara olduğunuvurgulayan Başarer, alkol alımının, sigaranın zararlı etkilerini körüklediğini, özellikle ağız boşluğu ve yutak kanserli hastalarda bu iki etkeni birliktesaptandığını dile getirdi.Prof. Dr. Başarer, İstanbul Tıp Fakültesi Kulak Burun Boğaz Ana Bilim Dalı'nda son 5 yılda cerrahi tedavi uyguladıkları 453 vakalık seride, hastalarınyüzde 16'sını kadın, yüzde 84'ünü de erkek hastaların oluşturduğunu belirterek, bu tedaviler içinde gırtlak kanserinin 293 vaka ile birinci sırada yer aldığınıve bu hastaların yüzde 100'ünün uzun yıllar sigara içen kişilerden oluştuğunu bildirdi.Ağız boşluğu kanserinin 143 vaka ile ikinci sırada yer aldığını ve bu hastalarda sigara ile birlikte alkol alımına sıklıkla rastlandığını ifade eden Başarer, 453 vakalık serinin tümünde yüzde 90'dan fazla oranda sigaranın birinci etken olarak görüldüğünü kaydetti.Başarer, sigaranın özellikle insan organizmasının tümüne zarar verdiği, hayat kalitesini bozduğu, erken ölümlere neden olduğunu kaydetti.Türkiye'nin şu anda sigara üretim ve tüketiminde dünyada 6. sırada bulunduğunu anlatan Prof. Dr. Başarer, 1970-1990 yılları arasında gelişmiş ülkelerde sigara kullanma oranı yüzde 25 azalma gösterirken, geri kalmış ülkelerde ortalama yüzde 10, Türkiye'de ise yüzde 13 civarında artış göstermesinin, ''çok vahim'' olduğunu bildirdi.
Labels:
sağlık
Kemik iliğinden sperm hücreleri
Bilim adamları, kemik iliğinden olgunlaşmamış sperm hücreleri elde etti.
Bu hücrelerin tam olarak gelişmiş spermlere dönüştürülmesi halinde, bunun kısırlık tedavilerinde çığır açan bir yöntem olacağı belirtildi.Bununla birlikte, yöntemin erkekleri çocuk yapmada devre dışı bırakabileceği belirtiliyor. BBC ve Daily Mail'in internet sitelerindeki habere göre, Göttingen ve Münster üniversiteleri ile Hannover Tıp Okulundan araştırmacılar, kemik iliğinden alınan kök hücrelerin, testislerde bulunan ve spermleri oluşturan hücrelerin benzerlerine dönüşmesini sağladı.New Castle Üniversitesi Kuzey-Doğu İngiltere Kök Hücre Enstitüsünden Prof. Nayernia, bu hücrelerin sperme dönüşmediğini, ancak bunun kısa zaman içindebaşarılacağına inandığını söyledi.Fare embriyonlarından alınan kök hücrelerden laboratuvar ortamında sperm elde edilmiş ve bu yapay spermle döllenen yumurtalardan fare yavruları doğmuştu.Ancak sağlık sorunları olan yavru fareler bir süre sonra ölmüştü.Prof. Nayernia, "Bu keşiften büyük heyecan duyduk, çünkü fareler üzerinde yaptığımız daha önceki araştırma, bu konuda çalışmalarımızı daha ileri götürebileceğimizi gösteriyor" dedi.Nayernia "Bir sonraki amacımız, bu sperm hücrelerini laboratuvarda olgun spermlere dönüştürmek. Bu 3 ila 5 yıl alabilir" diye konuştu.Başarılı olması halinde yöntemin, kemoterapi yüzünden kısır kalmış kanser hastası erkekler de dahil olmak üzere erkek kısırlığı açısından başarılı bir tedavi yöntemi olarak kullanılabileceği belirtildi.
Bu hücrelerin tam olarak gelişmiş spermlere dönüştürülmesi halinde, bunun kısırlık tedavilerinde çığır açan bir yöntem olacağı belirtildi.Bununla birlikte, yöntemin erkekleri çocuk yapmada devre dışı bırakabileceği belirtiliyor. BBC ve Daily Mail'in internet sitelerindeki habere göre, Göttingen ve Münster üniversiteleri ile Hannover Tıp Okulundan araştırmacılar, kemik iliğinden alınan kök hücrelerin, testislerde bulunan ve spermleri oluşturan hücrelerin benzerlerine dönüşmesini sağladı.New Castle Üniversitesi Kuzey-Doğu İngiltere Kök Hücre Enstitüsünden Prof. Nayernia, bu hücrelerin sperme dönüşmediğini, ancak bunun kısa zaman içindebaşarılacağına inandığını söyledi.Fare embriyonlarından alınan kök hücrelerden laboratuvar ortamında sperm elde edilmiş ve bu yapay spermle döllenen yumurtalardan fare yavruları doğmuştu.Ancak sağlık sorunları olan yavru fareler bir süre sonra ölmüştü.Prof. Nayernia, "Bu keşiften büyük heyecan duyduk, çünkü fareler üzerinde yaptığımız daha önceki araştırma, bu konuda çalışmalarımızı daha ileri götürebileceğimizi gösteriyor" dedi.Nayernia "Bir sonraki amacımız, bu sperm hücrelerini laboratuvarda olgun spermlere dönüştürmek. Bu 3 ila 5 yıl alabilir" diye konuştu.Başarılı olması halinde yöntemin, kemoterapi yüzünden kısır kalmış kanser hastası erkekler de dahil olmak üzere erkek kısırlığı açısından başarılı bir tedavi yöntemi olarak kullanılabileceği belirtildi.
Labels:
sağlık
Subscribe to:
Comments (Atom)